1923 – 2009 yılları arasında türkiye dış ticaretindeki gelişmeler

admin on 11 20, 2009

Cumhuriyetin 80′inci yılının kutlandığı bu yıl hepimiz için ayrı bir anlam ifade etmektedir. 80 yıl önce Büyük Atatürk’ün kurmuş olduğu Cumhuriyet, Türk insanının kalkınma mücadelesinin de temelini oluşturmuştur. Cumhuriyetin kuruluşu sadece ülkemizin yeniden doğuşu değil, aynı zamanda Türk ulusunun refah düzeyinin artırılabilmesi ve kalkınmanın sağlanmasının da garantisi olmuştur. 2003 yılı itibariyle, 1923 yılındakinden çok farklı bir görünüm sergileyen ve 80 yıl içinde 51 milyon dolardan 40 milyar doların üzerinde bir seviyeye ulaşan ihracatımızın geçmişteki tecrübeler ve günümüz koşulları gözönünde bulundurularak geleceğe hazırlanması büyük önem taşımaktadır.

Bu amaçla aşağıda ihracatımız ağırlıklı olmak üzere dış ticaretimizin tarihsel gelişimi kısaca özetlenmeye çalışılmıştır.

I- 1923-1960 yılları

Bu dönem uygulanan dış ticaret politikalarında daha çok devletçi ve korumacı politikaların ağırlık taşıdığı gözlenmektedir.Bu dönemin başında dış ticarete ilişkin düzenmelerle ilgili ilk husus; Lozan Antlaşmasına ek olarak imzalanan Ticaret Sözleşmesi ile konulan engel olarak belirlenebilmektedir. Sözkonusu Sözleşme hükümleri, 5 yıl süre ile Türkiye’nin dışarıya karşı uygulayabileceği iktisat politikalarını dondurmakta ve bazı istisnalar hariç ithalat ve ihracat yasaklarının kaldırılmasını ve yenilerinin konmamasını gümrük tarifelerinin ise 5 yıl süre ile değişmemesini öngörmekteydi. Bu hükümler çerçevesinde Türkiye’nin gümrük gelirlerini artırmaya veya sanayiyi dış rekabetten korumaya yönelik etkin bir politika değişikliği de engellenmiş oluyordu. Yeni Türkiye Cumhuriyeti ilk kez 1929 yılında bir gümrük tarifesi uygulamaya başlamıştır.

17 Şubat 1923 tarihinde Cumhuriyetin ekonomik bağımsızlık temelini oluşturmak ve ulusal kalkınma mücadelesinin niteliğini belirleyebilmek amacıyla gerçekleştirilen İzmir İktisat Kongresi dönemin önemli bir mihenk taşıdır. Sözkonusu Kongre çalışmaları sonunda kabul edilen ve genel olarak kalkınmacı, yerli ve yabancı sermayeyi, piyasaya dönük çiftçiyi özendirici, ekonomik hayatın denetiminin milli unsurlara geçmesini kolaylaştırıcı ve ılımlı bir korumacılığı öngören iktisadi politikalar, gümrük politikasındaki zorunlu sınırlamalar dışında yedi yıl boyunca genç Türkiye Cumhuriyeti’nin iktisat politikalarına egemen olmuştur. Bu çerçevede; cumhuriyetin ekonomik olarak varlığını sürdürmesi sanayileşmesi ve kalkınması için gerekli koşulları hazırlayacak yapının oluşturulmasını teminen gerekli öncelikler ve politikalar kararlaştırılmıştır. Özellikle dış ticaret konusunda temel yaklaşım, tarım ürünleri dışında her malı ithal etmek durumunda kalan bir ülke konumundan kurtulmak olarak belirlenmiştir.

1923 yılından bu yana Türkiye ekonomisi içerisinde dış ticaretin özellikle ihracatın önemi giderek artmıştır. Cumhuriyet’in kurulduğu yıl 51 milyon dolar seviyelerinde olan ihracat gelirleri istikrarlı bir artış göstermiş, geleneksel tarım ürünleri ve hammaddelerden sağlanan gelirler ulusal kalkınmamız için çok önemli bir rol oynamıştır.

1923-1929 dönemi açık ekonomi koşullarında ekonominin yeniden inşa edildiği dönem olarak tanımlanabilmektedir. Bu dönem dış ticaret açısından değerlendirildiğinde ithalatın gayrisafi yurtiçi hasılaya oranı ortalama % 14,4, ihracatın payı ise % 10,6 belirlenmektedir. Bu rakamlar Osmanlı İmparatorluğu son dönemleri olarak nitelendirilebilecek 1913 yılında sırasıyla % 19 ve % 15 olarak gerçekleşen seviyenin altında olsa da; sonraki elli yıl boyunca aşılamamış ve bu dönem Cumhuriyet tarihinin dışa açık dönemi olma özelliği kazanmıştır.

Bu dönem ihracat ve ithalat bileşiminin incelenmesi Türkiye’nin dünya ekonomisi içerisinde uygulanan uluslararası ihtisaslaşmanın klasik biçimine uygun bir yer kaplamakta olduğunu göstermektedir: Yaprak tütün, çekirdeksiz kuru üzüm, pamuk, incir, fındık, zeytinyağı, afyon, tiftik ve gülyağı toplam ihracatın % 70-80’ini; sınai tüketim malları ise ithalatın büyük bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu dönem zarfında; Türkiye Cumhuriyeti’nin genel ticaret eğilimi hammadde ihracı ve sanayi malları ithalatı olarak özetlenebilmektedir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin ekonomi ve dış ticaret politikalarında radikal değişikliklere gidilmesi 1929 yılından sonraya rastlamaktadır. 1930-1939 döneminde dünya ekonomisi büyük bir buhran içine sürüklenirken, Türkiye ekonomisi dışa kapanarak devlet eliyle bir milli sanayileşme hamlesi gerçekleştirmeye yönelmiştir. 1929 yılında başlayan büyük buhranın hammadde fiyatlarını sanayi malları fiyatlarından daha fazla düşürmesi, sermaye hareketlerinin daralması Türkiye’nin de dış ticareti denetleyen ve korumacı yeni bir yapıya geçişini gerekli kılmıştır.

Dünya büyük buhranının da etkisiyle dış ticaret ve kambiyo denetimleriyle ilgili önlemlerin büyük bölümü 1929-1931 yılları arasında gerçekleştirilmiştir. Kambiyo piyasalarını denetim altına alan, giderek bu işlemleri 1930 yılında kurulan Merkez Bankasına devreden ve kambiyo rejimini kararnamelerle düzenleme yetkisini (1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun ile) hükümete veren mevzuat bu yıllarda yürürlüğe konulmuştur. Hükümeti yeni ve yüksek gümrük tarifelerinin yanısıra ithalata kota koyma ve ihracatı denetleme hususlarında yetkilendiren kanunlar da yine 1930’ların başında yürürlüğe sokulmuştur. Öte yandan; dış ticarette örgütlenme gereğinden hareketle ve Atatürk’ün imzasıyla “Doğu ve Cenub Vilayetleri Mıntıkası Canlı Hayvan İhracatçıları Birliği T.A.Ş.” kurulmuştur.

II.Dünya Savaşı sonrasında; uluslararası ekonomik işbirliği, dünya ticaretinin geliştirilmesi hususlarını temel alarak dünya ekonomik ilişkileri, dış ticaret, gümrük, para-kredi konularının fikri temellerini atan Bretton-Woods konferansının etkileri Türk dış ticaret politikasına da yansımıştır. 1946 yılında Türk Lirası devalüe edilmiş, ithalattaki kısıtlamalar azaltılmış ve 1949 yılında yeni bir Gümrük Kanunu yürürlüğe konulmuştur. Uluslararası örgütler bazında ise; 1947 yılında Dünya Bankası, Uluslararası Para Fonu, Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütü ile Gümrük Tarifeleri ve Ticaret Genel Anlaşmasına taraf olunarak ticareti serbestleştirme yönündeki eğilimler güçlendirilmiştir. 1950 yılında ihracat 263.4 milyon dolar seviyesine yükselirken, ithalat 285.7 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir.

Çok partili siyasal rejimin başlangıç tarihi olan 1950 yılı sonrası dönem siyasal değişim ile beraber iktisadi konulara yaklaşım yöntemlerinde de bazı değişiklikler meydana getirmiş, ekonominin serbestleştirilmesi yönünde tedbirler yürürlüğe konulmuştur. 1950-52 yılları arasında ithalat % 65 oranında libere edilmiştir.

Uygulanmaya başlanan liberal politikalar 1950-60 dönemi zarfında ithalatı artırmış, ithalatın finansmanında birikmiş döviz rezervleri büyük rol oynamıştır. Ancak aynı dönemde ekonominin döviz kazanma gücüne özellikle ihracata yeterli güç verilemediğinden dış ödemeler açığı önemli boyutlara ulaşmıştır. Bu dönem zarfında ve sonrasında Türkiye’nin ekonomi politikalarının başta gelen sorunları dış ticaret açığı başta olmak üzere dış ödemeler açığı, ihracat, ithalat ve sanayileşme olmuştur.

1957 yılında 345 milyon dolar seviyesine dek yükselen ihracat, tarımsal gelişmenin durması, yükselen iç fiyatlara rağmen sabit kur politikasının sürdürülmesi ve destek politikalarının ihracatı caydırıcı şekilde uygulanması sonucunda 1958 yılında 247 milyon dolar seviyelerine gerilemiştir. % 70’e yakın bölümünü tarımsal ürünlerin oluşturduğu ihracat, üretim ve pazarlama da dışa dönük yapılamadığı için büyük ölçüde “geleneksel ihraç malları” dışına çıkamamıştır. İhraç ürünlerimiz tütün, fındık, kuru meyveler, pamuk, buğday gibi hammadde niteliği taşıyan tarımsal ürünlerden oluşmuştur. İthalatın içinde ise; en büyük payı yatırım malları ve hammaddeler almıştır.

Gerek ihracatımız gerekse ithalatımız içerisinde Almanya başta olmak üzere Batı Avrupa ülkelerinin çok önemli bir pay aldığı gözönünde bulundurulduğunda bu dönemin bir diğer önemli gelişmesini 1959 yılında Avrupa Ekonomik Topluluğuna yapılan üyelik başvurusunun oluşturduğu görülmektedir.

II- 1960 -1980 yılları

1960’lı yıllar ve sonrasında ithal ikamesine dayalı kalkınma stratejisi uygulayan Türkiye, hızlı bir kalkınma sürecine girmiş olsa da, 1974 yılında dünya petrol fiyatlarının ani yükselişi ve petrol krizi Türkiye’nin dış ticaret hadlerinin bozulmasına neden olmuş ve bu gelişmeler ödemeler dengesine büyük yük getirmiştir.

Ekonominin beşer yıllık planlarla düzenlenmeye başladığı ve Planlı Kalkınma Dönemi’nin başlangıcı olarak nitelendirilebilecek 1960’lı yıllarda Türkiye’nin uygulamış olduğu sabit kur politikası neticesinde yurtiçi fiyat artışlarının yurtdışı fiyat artışları üzerinde seyretmesi Türk Lirasının aşırı değerlenmesine neden olmuştur. Yine bu dönemde kambiyo rejimi katı kontrol ve düzenlemelere tabi tutulmuş, ithal talebini kontrol altına almak için miktar kısıtlamaları, ithali yasak mallar listesi ithalat rejiminin en önemli araçları olmuştur. Sözkonusu politikalar sonucunda ortaya çıkan ihracat aleyhine gelişme ihracatı teşvik tedbirleri uygulanmasını gerekli kılmıştır.

Telafi edici tedbirlerin yeterli olmaması sonucunda 1970’li yılların ikinci yarısında Türkiye ödemeler dengesi krizi ile karşı karşıya kalmıştır. Ekonominin ara malları ve yatırım malları ile büyük ölçüde ithalata bağlı olması, sınai üretimin iç piyasaya dönük karakteri, ihraç gücünün zayıflığı ve genel olarak ekonominin döviz temin etme güçlüğü sıkıntılar yaşanmasına neden olmuştur. Bu dönemde, ekonomi büyük ihraç potansiyeline sahip olmadığı gibi maliyet artışlarını ihraç yoluyla transfer imkanı da bulunmamaktadır.

1960 yılında 320.7 milyon dolar olan ihracat 1970 yılına gelindiğinde 588 milyon dolara ulaşmıştır. İhracata konu ürün kompozisyonunda ise değişme olmamış tarım ürünlerinin payı daha da artarak % 80 düzeyine yükselmiştir. 1960 yılı ithalatı 468 milyon dolar iken, 1970 yılına gelindiğinde 948 milyon dolar olarak gerçekleşmiştir.

1970-1980 dönemi ithal ikamesine ağırlık veren bir sanayileşme politikası uygulanmıştır. 1980 yılı Ocak ayından itibaren uygulanmaya başlanan ve 24 Ocak Kararları olarak anılan istikrar programları sadece bir istikrar politikası tedbirleri paketi olarak benimsenmemiş aynı zamanda yeni uygulamalara da zemin hazırlamıştır. Bu program Türk dış ticaret politikasının dış dünya ile entegre olmasının başlangıcı olarak değerlendirilebilir. İthal ikameci politika terk edilmiş, ithalatta uygulanan kontrol ve yasakların kaldırılması süreci başlatılmıştır. Uygulanan politikalarla ihracat artışının sağlanması da hedeflendiğinden ihracatın teşvik edilmesi yönündeki politikalara hız verilmiştir.

III- 1980-2000 yılları

Türkiye, 1980 yılından bu yana dışa açık ve liberal bir ekonomik model uygulamaktadır. Amaç yukarıda da belirtildiği üzere; ekonominin dışa açılmasının yanısıra dünya ekonomisi ile entegrasyonun sağlanması ve ihracatın artırılmasına özel bir önem verilerek dış ticaret açığının giderilmesi olarak belirlenmektedir.

24 Ocak Kararları ile başlayan yeni dönem zarfında, ulusal politikaların değişen dünya koşullarına uydurulması amacıyla “İhracata Dayalı Kalkınma Stratejisi” benimsenmiştir. Bu strateji kapsamında ulusal ekonominin ihracata yönlendirilmesi suretiyle küreselleşen dünya ile bütünleşmek, sanayiyi uluslararası standartlara yaklaştırmak ve ülkemizin gelişmiş ülkeler arasında yer almasını sağlayarak halkımızın refah düzeyini artırmak amaçlanmıştır. Bu kapsamda emek-yoğun, yerli hammaddelere dayanan ve dünya pazarlarında rekabet gücümüzün yüksek olduğu sektörlerin desteklenmesi hedeflenmiştir. Ayrıca, ihracatta önem arzeden ulaşım, haberleşme ve diğer altyapı yatırımları hız kazanmış, genel bir ihracat seferberliği başlatılmıştır. Gerçekleştirilen devaluasyonun yanısıra, sabit kur sisteminden günlük olarak ayarlanan esnek kur sistemine geçişle gerçekçi kur politikası uygulanmaya çalışılmıştır.

Yeni stratejinin uygulanmaya başlamasıyla ciddi oranda bir ithalat artışının yanısıra ihracat gelirlerimizde önemli artışlar yaşanmış ve ihraç edilen ürünlerin kompozisyonu sanayi ürünleri lehine önemli ölçüde değişmiştir.

Dış ticaret rejiminin liberalleştirilmesi 1983 yılından sonra artan bir hızla sürdürülmüş, ithalatta pozitif listeden, negatif listeye geçilmiş, miktar kısıtlamaları yerine tarife uygulaması ön plana çıkarılmış, koruma oranları giderek düşürülmüştür. İhracat Rejiminde ise; zaman içinde yapılan değişiklik ve düzenlemeler ile tescil, lisans ve ruhsat uygulamaları yürürlükten kaldırılarak, ihracat serbestisi prensibi getirilmiştir.

Öte yandan; bu dönemde ihracat ile ilgili bürokratik engeller de büyük ölçüde azaltılmıştır. Nitekim, 1567 sayılı Türk Parasının Kıymetini Koruma Hakkında Kanun’a istinaden Temmuz 1984 tarihinde çıkarılan Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 30 sayılı Karar, 1989 tarihine kadar kambiyo rejiminin esasını oluşturmuş, bu tarihte yapılan değişiklikle her türlü dövizin ithali serbest bırakılmıştır. 1989 yılında yürürlüğe konulan Türk Parası Kıymetini Koruma Hakkında 32 sayılı Karar ile Türk Lirasının tam konvertibl duruma getirilmesi bir diğer önemli değişiklik olarak belirlenmektedir.

Bu dönem zarfında ihracatın artırılmasına yönelik olarak yürürlüğe konulan hukuki düzenlemelerin yanısıra ihracatçılara, vergi iadesi, gelir vergisi istisnası, döviz tahsisi, gümrük muafiyetli hammadde ithalatı ve ihracat kredileri gibi bazı parasal ve mali teşvikler de sağlanmıştır. Kaynak Kullanımı Destekleme Fonu ve Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu da ihracatın finansmanında kullanılan diğer destekleri oluşturmuştur.

İhracatı artırmak için yapılan bu hukuki düzenlemelere ilave olarak, başta parasal ve nakdi teşvikler olmak üzere ihracat değişik destek unsurları ile teşvik edilmiştir. İhracatın kredi ve sigorta yolu ile desteklenmesi kapsamındaki mekanizmaların geliştirilebilmesi, Türk ihracatçılarının dış pazarlarda rekabet gücünün artırılması ve Türkiye’nin ihracata yönelik stratejisinin desteklenmesi amacıyla 1987 yılında Türk Eximbank kurularak faaliyete geçirilmiştir.

Uygulanan politikaların etkisiyle ülkemiz dış ticaret hacmi ve ürün kompozisyonunda çok önemli değişiklikler olduğu gözlenmektedir. 1980 yılında 2.9 milyar dolar, 1985 yılında 8 milyar dolar olan ihracatımız 1990 yılında 12.9 milyar dolar seviyesine ulaşmıştır. Ürün kompozisyonunda da çok önemli değişiklikler meydana gelerek ihracatımız içinde tarım ürünlerinin payı gerilemiş, sanayi mallarının payında ise çok önemli artışlar meydana gelmiştir. Nitekim 1980 yılında % 35-36 seviyelerinde olan sanayi ve madencilik ürünleri ihracatının toplam ihracatımız içindeki payı 1985 yılında iki katına çıkarak %70’e; 1990 yılına gelindiğinde ise % 75’e ulaşmıştır.

1990’lı yıllar Orta ve Doğu Avrupa Ülkelerinde demokratikleşme ve serbest piyasa ekonomisine geçiş çalışmalarının başladığı, iki Almanya’nın birleştiği, SSCB’nin bölünmesiyle ortaya çıkan Bağımsız Devletler Topluluğunun yanısıra, Kafkasların ve Karadeniz’in yeniden önem kazandığı bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu gelişim içerisinde, Türkiye’nin de hızla küreselleşen dünya sistemine entegre olmak yolunda dışa açılma politikalarına yeni bir perspektif kazandırması zorunluluğu ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede; ekonomik sıkıntılar sebebiyle etkinliği giderek azalan dış ticaret politikalarına etkinlik kazandırmak amacıyla yeni pazar arayışları başlamıştır.

Bunun yanısıra; Dünya Ticaret Örgütünü kuran ve uluslararası ticarete yeni normlar getiren Uruguay Round Nihai Senedine taraf olunmuştur. Bu dönemin bir diğer önemli gelişmesi ise; özellikle 1994 yılında yapılmış olan çalışmalar sonucunda ortaya çıkan, Türkiye-AB Gümrük Birliği’nin tamamlanmasına ilişkin 6 Mart 1995 tarihli Ortaklık Konseyi Kararı çerçevesinde 1.1.1996 tarihinde tesis olunan Gümrük Birliği’dir. Bu gelişmeler uluslararası yükümlülüklerimizin artması ve belirlenen normlar çerçevesinde dış ticarete yönelik gerekli uyum çalışmalarının yapılması gereğini doğurmuştur. İhracat Teşvik Mevzuatı’nda radikal değişiklikler yapılmış, Dahilde ve Hariçte İşleme Rejimi ile 1.6.1995 tarihinden itibaren yeni Devlet Yardımları uygulaması başlatılmıştır.

1997 yılında yaşanan Uzakdoğu Krizinin; ABD ekonomisinin göstermiş olduğu performans çerçevesinde dünya ekonomisine etkisi sınırlı düzeyde kalırken, bölge ülkeleri başta olmak üzere özellikle ülkemizinde içinde bulunduğu gelişmekte olan ülke ekonomilerine büyük çaplı olumsuz yansımaları olmuştur. Kriz sonrasında 1996 yılında ihracatımız içerisinde % 4 civarında paya sahip olan bölge ülkelerine yönelik ihracatımız, bu ülkelerin ekonomilerinde ortaya çıkan sıkıntıdan kaynaklanan iç talep azalmasına bağlı olarak önemli ölçüde düşmüştür. Bunun yanısıra başta tekstil olmak üzere bir çok sektörde ülkemizin en önemli rakibi konumunda bulunan bu ülkelerin kriz sonrasında para birimlerinde % 60’a varan devalüasyonlar yapmaları ülkemiz rekabet gücünün nispi olarak etkilenmesine yol açmıştır.

Uzakdoğu krizinin etkileri Rusya Federasyonunun yaşadığı olumsuz ekonomik koşullarla birleşince 1998 yılında anılan ülkede ciddi bir ekonomik kriz yaşanmıştır. Rusya Federasyonunun 1997 yılında ülkemiz genel ihracatı içerisinde % 8’ler seviyesine ulaşmış olan payı ve ülkemiz ticaretinde Almanya’dan sonraki ikinci büyük pazar konumunda olması krizin ülkemiz açısından önemini de artırmıştır.

1999 yılı 17 Ağustos Marmara Depremi çerçevesinde, hem ekonomik hem sosyal açıdan büyük sıkıntılar yaşanan bir yıl olmuştur. Deprem bölgesinin ülkemizin en önemli sanayi ve ticaret bölgesi olması depremin etkinlerinin daha fazla hissedilmesine neden olmuştur. Deprem nedeniyle iç talebin büyük oranda gerilemesi ve binlerce işyerinin zarar görmesi neticesinde Cumhuriyet tarihinin en büyük çaplı küçülmelerinden biri gerçekleşmiş ve 1999 yılında GSMH bir önceki yıla nazaran % 6,1 oranında gerilemiştir.

1999 yılında ülke ekonomisi açısından yaşanan bir diğer önemli gelişmeyi ise, 9 Aralık itibariyle uygulamaya konulan yeni İstikrar Programı olmuştur. Uluslararası Para Fonu destekli bu Program çerçevesinde en önemli sorunlardan biri olan kronik enflasyonun 3 yıl içinde tek haneli seviyelere düşürülmesi ve bu yolla bozulan makro ekonomik dengelerin yeniden tesis edilmesi amaçlanmıştır.

Program kapsamında öngörülen hedeflere ulaşmak için mali politikalar, yapısal reformlar ile kur ve para politikaları olarak belirlenen üç ana başlık altında düzenlemeler yapılmıştır. Uygulamaya konulan İstikrar Programı, kura dayalı, bir başka deyişle kurun çıpa olarak kullanıldığı bir program niteliğinde olduğundan, uygulanacak kur politikası, enflasyonun hedeflenen düzeylere indirilmesi açısından çok büyük öneme sahiptir. Uygulanan program neticesinde 1999 yılında daralmış olan ekonomi yeniden canlanmaya başlamıştır.

IV- 2000’li yıllar

2000 yılında dünya hasılası ve ticaretinde çok olumlu gelişmeler yaşanmasına rağmen, uluslararası piyasalarda Euro/Dolar paritesinde Euro aleyhine yaşanan gelişmeler ve ham petrol fiyatlarında gözlenen yüksek artışın maliyetleri arttırıcı etkisi gibi dışsal faktörlerden kaynaklanan gelişmeler ihracatta beklenen artışın gerçekleştirilmesini engellemiştir. Ayrıca yukarıda özetlenen Ekonomik İstikrar Programı kapsamında uygulanan kur politikasının TL’yi reel anlamda değerli kılması, ihracatımızı olumsuz yönde etkileyen diğer bir gelişmedir. Dışsal ve içsel faktörlerden kaynaklanan bu olumsuzluklara rağmen, 2000 yılında ihracatımız 1999 yılındaki azalışı tersine çevirerek %4,4′lük artışla 27,8 milyar dolara ulaşmıştır. Artan iç talep ve reel olarak değerlenen TL’nin de etkisiyle ithalat ise bir önceki yıla göre % 34 oranında artarak 54,5 milyar olmuştur.

Uygulanan istikrar programı 2001 yılı Şubat ayında ortaya çıkan krizle sekteye uğramış, bankacılık sektöründe yaşanan yapısal sorunların bir türlü çözüme kavuşturulamaması ve diğer etkenler sebebiyle, faizler yeniden fırlamış, bir günde 5 milyar dolarlık sermaye çıkışı yaşanmış, borsa hızla düşmüş, krizin önlenmesi amacıyla, kurlar serbest bırakılmıştır. Dalgalı kur uygulamasına geçilmesiyle TL, yabancı para birimleri karşısında hızla değer kaybetmeye başlamıştır.

Kasım 2000 ve Şubat 2001 krizleri sonrasında döviz kuru ve faiz oranlarında görülen aşırı dalgalanmalar sonucu yatırım ve tüketim harcamalarında önemli daralmalar meydana gelmiş, iç talepte yaşanan gerileme ve satışların düşmesi ise reel sektörü olumsuz yönde etkilemiştir. Bu gelişmeler sonucunda 2001 yılında ülkemiz GSMH’sında %9,4 gibi yüksek oranlı bir düşüş yaşanmıştır.

İç piyasadaki daralma ve gerçekleştirilen devalüasyon sonucu ortaya çıkan göreli kur avantajı, 2001 yılında dış pazarlara daha fazla yönelmenin ve ihracatın ivme kazanmasının temel gerekçesini oluşturmuştur. İhracat bir önceki yıla nazaran % 12,3 artarak 31,3 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir.

Bu artışın sağlanabilmesinde, ihracatımızda bir tanıtım ve pazarlama atağı başlatılması ve bölge ülkeleri ile ticaretimizin geliştirilmesine yönelik uygulanan yeni stratejilerinde büyük katkısı olmuştur. Yurtdışında hedef seçilen ülkelere ihracatımızın arttırılması, yabancı sermayenin Türkiye’ye çekilmesi ve dünya çapında tanınan bir “Türk Malı” imajının yerleştirilmesi yönünde ticaret heyeti programları, alım heyeti organizasyonlarının yanısıra yurtdışı fuarlara milli düzeyde katılım şeklindeki faaliyetler ağırlık kazanmaya başlamıştır.

2001 yılı ithalatı ise bir önceki yılın aksine % 24 oranında azalarak ve 41,4 milyar dolar seviyesine gerilemiştir.

2002 yılı gerek dünya gerekse Türkiye ekonomisi ve ihracatında ciddi düzelmelerin ve artışların sağlandığı ve ihracatımızın başarılı performansla bir önceki yıla göre % 12 artarak 35.7 milyar dolara ulaştığı bir yıl olmuştur. Bu uygulanan ekonomik istikrar politikasının makroekonomik dengeler üzerindeki etkilerinin ihracata etkisi olarak da yorumlanabilir.

2001 ve 2002 yıllarında iyi bir artış trendi yakalayan ihracatımız 2003 yılının ilk 7 ayında da başarılı performansını sürdürmüş Devlet İstatistik Enstitüsü rakamları çerçevesinde 2003 Ocak-Temmuz döneminde; 2002 yılının aynı dönemine göre ihracat % 30.7 artarak 25,513 milyar dolar olarak gerçekleşmiştir. 2003 yılı ilk 7 aylık ithalat ise bir önceki yıl aynı dönemine nazaran % 33.7 artarak 36,607 milyon dolara ulaşmıştır.

İhracat sektöründe özellikle 2000’li yıllardaki ürün kompozisyonunda otomotiv ve yan sanayi, elektrik-elektronik ve makina sektörünün paylarının hızla artmakta olduğu, tektil ve konfeksiyon ihracatının payını korumakta olduğu ve sanayi ürünleri ihracatının belirgin ağırlığının devam ettiği görülmektedir.

İhracatın bugün ulaştığı performansla 2003 yılı için yıl sonu itibariyle 45 milyar dolar aşamasına ulaşacağı ve bu hızla 2006 yılı ihracat hedefimizin ise 70 milyar dolar seviyelerinde oluşacağı öngörülmektedir.

V- Genel değerlendirme

Cumhuriyetin kurulduğu 1923 yılından bu yana geçen 80 yıl zarfında katedilen süreç yukarıda özetlenmeye çalışılmıştır. Teknolojik gelişmeler, sermayenin artan hareketliliği ve giderek liberalleşen dünya piyasalarındaki rekabet Türk sanayisi ve ihracat sektörü için hem risk hem de bir takım fırsatları beraberinde getirmektedir. Ülkemizin dünya ticaretinden aldığı payın artırılabilmesi, sürdürülebilir ve istikrarlı bir ihracat artışının sağlanması, ihracatta yeni hedefler belirlenmesi ve bunlara ilişkin belirlenecek stratejilerin hayata geçirilebilmesi ile mümkün olabilecektir.

Bundan sonra belirlenecek hedef; katma değeri yüksek, teknoloji yoğun ürünleri alım gücü yüksek dinamik pazarlarda nihai tüketiciye satmak olarak belirlenmiştir. Bu sadece uluslararası pazarlarda mevcut pazar payımızın artması açısından değil, gerekli sanayi altyapısını oluşturmak ve ülke ekonomisinde ihtiyaç duyulan dönüşümü gerçekleştirebilmek açısından da büyük önem taşımaktadır.

Ülkemizin geleceğine umutla bakmamıza ve dünya çapında başarılı bir performans sergileyecek Türkiye için belirlenen hedeflerin gerçekleştirilmesine “sürdürülebilecek bir ihracat artışının” ne derece katkı sağlayabileceği açıktır. Bu amaçla; Müsteşarlığımızca özel sektör işbirliğiyle hazırlanan “İhracat İçin Stratejik Planlama” çalışmaları tamamlanarak, gelecek için bir yol haritası ortaya konulmuştur.

Belirlenen bu hedeflere ulaşmanın en önemli unsuru ise, eldeki mevcut imkanların en etkin kullanımını temin etmek için çalışan kamu sektörü ve girişimci özel sektör işbirliğinin yaratacağı sinerji olacaktır.

Aradan geçen 80 yılda ülkemiz 100 milyar doları aşan dış ticaret hacmi ile dünya ticaretinin önemli aktörleri arasındaki yerini almıştır. Ancak; ülkemiz sanayisinin mevcut potansiyeli ve Türk ihracatçısının en zor pazarlarda bile başarıya ulaşmasını bilen girişimci ruhu dikkate alındığında bu değerlerin çok ötesinde hedeflere ulaşmak mümkün olacaktır.

Yorum yazın